21.09.2007

Anayasa’da yazmasa ne olur? -Benimkinde yazıyor


Anayasa’da yazmasa ne olur? -Benimkinde yazıyor
Sibel ERASLAN

1987… Fakültenin önünde, içeri alınmayı bekliyoruz. Hava çok soğuk, kar var. Esin, benden iki sınıf üstte okuyor. Elinde sıktığı yumruğun içinde az önce memleketten babasıyla yaptığı telefon konuşmasından arta kalmış iki büyük bir de küçük sarı jeton…
Babası, başını aç ve muhakkak okuluna gir dermiş. Kolay değil, Bitlis’ten tarla satıp yollamış kızını İstanbul’a okumaya. Esin, karmakarışık. Bir tarafta günlerdir okulun kapısında bekleşen arkadaşları, karın altında mosmor olmuş avuçlarla polis kordonunun içindeler. Diğer yanda babası… Bir anda geçirdiği krizle önce titremeye ardından ağzından köpükler gelerek sarsılmaya başlıyor. O kadar kalabalığın içinde, benim kucağıma yığılıyor. Altına giriyorum. Omuzlarımda kaldırarak onu doktora yetiştirmeye çalışıyorum. O kadar ağırlaşmış ki vücudu, yoksa ölüyor mu Esin? Adli Tıp’taki ağırlaşmış ölü vücutları geçiyor bir andan daha kısa bir zaman içinde gözümün önünden… Etrafa bağırıyorum, Esin’in ayaklarından omuzlarından tutarak Mediko-Sosyal binasına kadar taşıyoruz onu. Kapıdan içeri almıyorlar. Örtülüyüz. Yakında Esnaf Hastanesi var ama, cepte para yok. Beş altı kişi ancak denk getiriyoruz, sanırım biraz eksiğimiz var, biraz azar biraz hakaretle Esin’i en sonunda içeri sokabiliyoruz… Allah’ım arkadaşım ne olur ölmesin!
Yirmi yıl önce omzumda taşıdığım uyku ile ölüm arası ağırlaşmış o kız bedeni, bugün olmuş hâlâ omuzlarımda benim… Bazen şaşırıyorsunuz, başörtüsü konusunda hâlâ harfleri bitmedi bu yazarın diye, biliyorum, yoruluyorsunuz… Ben de yorgunum, ama omzumdaki kız bedenlerini bırakmam, bırakamam.
Hâlâ kar yağıyor benim ruhuma bu gün olmuş… Hâlâ küçük bir kız yaşıyor içimde, içeri alınmayan, istenmeyen ve niçin alınmadığını, niçin istenmediğini de hiç çözememiş… Ve bu yüzden hep çocuk kalacak, hep yarım kalacak, hiç büyümeyecek bir kız var içimde…
Şu koparılan tantanaya bakınca, gariptir güleceğim geliyor, evet gülüyorum!
Yani Anayasa’nızda yazsa ne olur, yazmasa ne olur?
Kaç yazar, kim yazar, kime yazar?
Benim kalbimdeki, içimdeki, ruhumdaki Anayasa’mda yazdıktan sonra…
Yaşlı başlı adamlar, cüppeli, rütbeli, saygıdeğer erkeklerle, bol ünvanlı, etek döpiyesli saçları düzgün taralı ve yaşlarını hiç belli etmeyen bakımlı kadınlar korosu… Ayaklarını yere vurarak tam tam sesleri ile itiraz ededursun… Kilit üstüne kilit vurduklarını sansınlar hayata… Kaç yazar, kim yazar, kime yazar?
Alın o hayatın hepsi sizin olsun, demirden para kasalarınız, kabarık hermes cüzdanlarınız, ütülü pantolonlarınız, yaşlanmayı geciktiren gece kremleriniz, kariyer, rayting, spor araba, renk renk kadınlar, kırmızı halılar, mühür ve zebercetten tahtlar, önünüzde iki büklüm eğilen kıtalar, alkışlar, ödüller hepsi sizin olsun… Kırk yıldır hayatı yasaklıyorsunuz da ne oluyor? İşte hayat akıyor, hayat devam ediyor, yasaklara, barikatlara, kelepçelere, rektörlere, panzerlere rağmen devam ediyor…
Sevgili küçük arkadaşım!
Şimdi sen, cesur olmak zorundasın, şimdi ve sonrasında, hep. Şayet cidden seviyorsan, cidden o gücü kendi yüreğinde hissediyorsan, bil ki dünyanın hiçbir zinciri seni bağlayamaz ve bağlayamadı da… Onlar güçlerini, sense yüreğini koyuyorsun ortaya, baş edemeyecekleri tek şey var dünyada; o da senin kalbin, yüreğin, boyun eğmeyişin, onurun, ruhun…
Bil ki oraya giremezler! Senin içine kimse el atamaz!
Yüreğinin içindeki o sadece sana ait yüksek dağa, bil ki, senden başka kimse çıkamaz. İçin darladıkça ve kar yağdıkça ruhuna, içinin dağına çık. Başından pus kalkmayan ve sana usul usul tane tane Meryem’in hikayesini anlatan içindeki o dağa yaslan… Hani herkes onu taşlarken, o kucağındaki İsa’yla onurunu kimseye çiğnetmeden yürümüştü. Sonra çöl ortasında yapayalnız bırakılmış Hacer’in hikayesini de anlatsın sana içindeki dağın puslu başı. Eğil, kulak ver, dinle! Seni Hacer olmaya çağıran dağın sesini dinle… Kıpkızgın bir çölün bağrından gürül gürül taşan Zemzem’in sesini taşıyorsun başında… Başındaki sıradan bir örtü değil, insanlara Zemzem’in sesini taşıyan bir nehir. Ki çöle nehir taşımak elbette ağır!
Şimdi: Bu böyledir, arkadaşım!
Onlar yol kesecek ve sen yürüyeceksin…

0 Yorum:

Yorum Gönder

Kaydol: Kayıt Yorumları [Atom]

Bu yayına verilen bağlantılar:

Bağlantı Oluştur

<< Ana Sayfa