19.10.2008

17 şehit bir paşa eder mi?

Dünya tarihinde görülmüş şey mi bir savaşta 17 er için bir paşanın feda edildiği?

Edilmez. Bilmemiz gerekirdi. 17 basit asker için o kadar yıldıza kıyılmaz.

Savaşın mantığına aykırı.

Yine bilmemiz gerekirdi.

Türkiye’de siyaset savaşın boyut değiştirmiş halidir.

Tüm siyasal pozisyonlar da savaş koşullarına uygundur.

Cepheler kazılmıştır, ilk siren sesinde herkes siperine koşar ve savaşta artık her şey meşrudur.

Hakikatler ikiye ayrılır burada. İşinize yarayanlar yaramayanlar, sizinkiler, onlarınkiler.

Hakikat kurşun gibi, havan gibidir. Bizim hakikatimiz değilse, üzerimize, üzerimize gelir, tehlikelidir.

Hakikat üzerinize geliyorsa ona karşı elinize ne geçtiyse, balta, kazma, orak, çekiç, iftira, komplo, dezenformasyon, saldırmak sonuna kadar meşrudur.

Rutin dışına çıktı bu gazete, boş yere gerginlik çıkardı. Ağızların tadını bozdu.

Rutin şuydu.

17 Şehit haberini alınca birinci gün kahrolmak, dövünmek, varsa gözlerinizden iki damla gözyaşı dökmek.

İkinci gün bu gariban çocukların hayat hikâyelerini, en sevdiği şarkıları, sevgilileri ile ilgili ne varsa gazetenize koymak. Kahramanlık destanlarını tüketmek. “Siz olmasanız biz burada olamazdık” edebiyatının dibine vurmak.

Üçüncü gün cenaze günüdür. Hep hor görülmüş o gencecik erlerin bedenleri bayrağa sarılı tabutlar içinde taht misali o soğuk musalla taşlarında bir namazlık saltanat yaşar.

Sonra....

Üç gün sonra kimse onları hatırlamaz. Acılı anneleri, babaları öyle ortada kalır. Meclis köşelerinde diğer çocuklarına iş için gelip giderken horlanır.

İşte bu kez öyle olmadı. Bir gazete rutin dışına çıktı.

Bir gazete o çocukları, görkemli cenazeleri dağılınca, arkalarından söylenen kahramanlık türküleri kesilince, medyadaki hamaset tükenince hatırladı.

Ve sadece onlar için hiç bilmediği, el yordamıyla hareket ettiği tehlikeli yasaklı askerî bölgeye girdi.

Şehit ailelerinin bile alınmadığı o yasaklı alana.

“Çocuğum nerede, nasıl ve neden öldü” sorularının ağza tıkıldığı, çocuklarına otopsi yaptırmak isteyen annelere hain gözüyle bakıldığı, çocuklarının gömüleceği mezara bile devletin karar verdiği yasak bölgeye.

Bugüne kadar kimsenin girmeye cesaret edemediği, mayınlarla, örümcek ağlarıyla kaplı, bilinmez, akıl sır ermez, korkutucu askerî alana.

Öyle şeyler gördük ki orada, öyle karanlık işbirlikleri, öyle iktidar ilişkileri, öyle vurdumduymazlıklar, öyle basiretsizlikler, ihanetler, ihmaller.

Öfkeden deliye döndük.

Bekledik ki bizim gibi bunları görenler de öfkeden deliye dönsün, bir kereliğine olsun kafalarını cephelerinden çıkarsınlar, hesap sorsunlar, bir açıklama beklesinler.

Ve bir sürpriz oldu. Bunca garip ilişki ağına, üzerimize çökmüş iktidar bloklarına rağmen medyadan cesur sesler çıktı: Hürriyet’ten Ahmet Hakan, Milliyet’ten Sedat Ergin beni en çok şaşırtanlardı.

Sonra birileri yeniden savaşta olduğumuzu ve savaşta 17 er için bir paşanın feda edilmeyeceğini hatırladı.

Savaş baltalarını çıkardı.

Kâbuslarına giren o 17 şehidi bağırıp çağırarak başından savabileceğini zanneden bol yıldızlı, kudretli beş paşanın arkasında saf tuttu.

Fatih Altaylılar, Uğur Dündarlar, Yılmaz Özdiller işte bugün için doğmuştu.

Gerektiğinde paşalar için fedailik yapmak, en akla gelmedik iftiralarla gözü kapalı saldırmak, dezenformasyon yapmak, montaj, komplo, iftira diye bağırmak, bağırlarını açıp kendilerini ortalara atmak için.

Necip Fazıl hayranı, Milli Türk Talebe Birliği sempatizanı, Milli Görüşçü günlerinden Tayyip Erdoğan’ın, Abdullah Gül’ün beyinlerine yerleştirilmiş “devlet ebed müddet”, “Allah devletimize zeval vermesin”, “peygamber ocağı ordu” çiplerinin zamanlaması da kudretli paşanın haşmetli bağırtılarıyla devreye girdi.

Erdoğan’ın öfkeli gözlerinin içine bakarak muhafazakâr-demokratlık tezleri uyduran kişisel akademisyeni, liderinin en savunulmayacak böyle bir gününde bile bokundan boncuk çıkarsın diye vardı.

Memleketin dindarlarının basiretinden fersah fersah geride kalmış, Akif’i bir çağ geriden izleyen, 3. dünyacı İslamcılardan “sivil servislerle” Başbakan-Başbuğ muhabbetinin örselendiği komplo teorilerinden başka ne beklenebilirdi ki?

AKP’lilik ile demokratlık arasında sıkışanlar için tek çare “Ama kurumları yıpratmamak lazım” geyiklerindeydi.

Bu savaşa kendini fena halde kaptırmış, bütün siyaseti güç mücadelesi şeklinde okumaktan hakikate karşı duyarsızlaşmış bazı demokratlar için de “Taraf iyi paşa Başbuğ’u zor durumda bırakmaya çalışan Ergenekoncu askerlerin oyununa gelmişti.”

Görüyorsunuz. Bu kadar büyük bir kavgada, böylesine büyük hesaplaşmalarda, akıl sır ermez uluslararası komplolarda, dünya düzeni, derin devlet analizlerinde kimin umurundaydı 17 çocuğun ölümünde ihmal olup olmadığı?

Hakikat terazileri şaşırmış, “siperlere borusuyla” vicdanlarını atlarının terkislerine atan kurşun askerler için sahici Mehmetçiklerin kısa ve değersiz ömürlerinin bir kıymeti olabilir miydi?

O 17 çocuk için onbin yıllık devlet geleneğimizin köküne kibrit suyu dökmek caiz miydi?

O 17 ölü çocuk için medyada gerginlik çıkarmak, hükümet-ordu ilişkilerini bozmak, orduyu yıpratmak, paşaların tatlı canlarını sıkmak, onları öfkelendirmek reva mıydı?

O 17 çocuk için beş paşaya kıyılır mıydı? O 17 çocuk için cumhuriyetimizin temeli ordunun yıpratılmasına göz yumulur muydu? O 17 çocuk bu kadar mesele yapılıp, ekonomik kriz gibi meseleler ikinci plana atılır mıydı?

17 çocuk için 10 gündür konuşuyoruz işte. Yeter bu kadarı onlara.

Ölene çare bulunmaz.

Çok uzadı, koordinatlar falan.

Ne yapalım ordu bizim ordumuz atsan atılmaz, satsan satılmaz.

Başbakan bizim başbakanımız, arada bağırıp çağıracak böyle, kaderimiz, çekeceğiz.

Hadi kapatalım artık bu mevzuyu burada.

Kapatalım üstünü ve önümüzdeki şehitlere bakalım...

Yıldıray Oğur - Taraf-19/10/2008

0 Yorum:

Yorum Gönder

Kaydol: Kayıt Yorumları [Atom]

Bu yayına verilen bağlantılar:

Bağlantı Oluştur

<< Ana Sayfa