1.11.2007

Ümmet, Ümmet Ama Kürd’süz Olsun

Ümmet, Ümmet Ama Kürd’süz Olsun
23 Ekim 2007 Salı




Nurettin ŞİRİN

“En İyi Kürd, Ölü Bir Kürd” müdür Yani? Başlıklı yazımıza yorum olarak gelen tepkilerin bir kısmı sitede yayınlandı. Ancak öyle yorumlar da geldi ki, o satırları yazarlarken, o kelimeleri kullanırlarken hiç mi haya damarları kabarmadı o kişileri bilmiyorum.

Birilerine “aykırı” gelen yazılar yazdığımızda nedense öncelikle “nemalanma” gibi bir suçlama ve niteleme ile karşılaşıyoruz; neyin nemalanması bu? Birilerinin sürekli olarak domoklesin kılıcı gibi “ya demir parmaklık ya da kara toprak” seçeneklerini önünüze getirdiğinde, bunun neresinden nemalanıyorsunuz; parmaklık ve ranzaların güzelliğinden mi, fiyakalı bir mezar yaptırmaktan mı, bunun neresinden nemalanıyorsunuz?

Uluslar arası ya da yerel egemenlerin estirip durduğu rüzgarların aksine, metaneli alana girerek farklı noktalara işaret etmenin en azından insani bir sorumluluk, bir vicdan borcu olduğunu anlayamayanlara, ya da tehdit dolu sözlerle ilkel ırkçılık kılıçlarını sallayanların gürlemesine sözümüz yok, biz yine yolumuza devam ederiz: bizim hesap verme mercimiz yalnız Allah ve Resulüdür; koruma ve gözetme konumunda olduğumuz yegane şey de dinimizin şiarları, ümmetimizin esenliği ve mukaddesatıdır.

Bir sabah vakti Kufe mihrabında başından vurularak yaralanan Emirel Müminin Hz. Ali, oğulları İmam Hasan ve İmam Hüseyin’i yanına çağırarak onlara “her zaman mazlumların yanında ve destekçisi, her zaman zalimlerin karşısında ve hasmı olun!” şeklinde vasiyet ettiğinde, “benim bu vasiyetim sözümün yetiştiği herkesedir” demişti.

Mısır valisinin oğlunun bir Kıptî çocuğu haksızca tokat atması kendisine şikayet edildiğinde İslam halifesi Hz. Ömer valiyi yanına çağırarak “analarından hür olarak doğanları ne zamandan beri köleleştirdiniz?!” diye azarladıktan sonra, tokat yiyen o Kıptî’ye valinin çocuğuna aynı şekilde tokat atmasını söylemişti...

Şehid Seyyid Kutub “nereden gelirse gelsin ve kime yapılırsa yapılsın zulmün her çeşidine karşı çıkmak müslümanın en büyük görevidir” der.

Örnekleri çoğaltma durumunda değiliz, şu kadarını belirtmek gerekir ki, “adalet” Müslüman olmanın en temel vasıflarından biridir; Kur’an, “kendi aleyhinizde de olsa “adaletle şahitlikte bulunun” buyurmuştur.

“Hakk’ı ve adaleti ayakta tutmak”la emrolunmuş bir ümmetin mensupları isek, bedeli ve sonucu her ne olursa olsun gözeteceğimiz tek şey hakk ve adalet olmalıdır; zulme ve zulmedenlere meyletmek bizi İslami kimliğimizden uzaklaştırdığı gibi, onur ve şerefimizi de kaybettirir...

Biz yazımızda Kürd ulusalcılığı yapma durumunda olmadığımızı, “Türk nasyonalizmi” gibi “Kürd nasyonalizmi”ne de karşı olduğumuzu ısrarla vurgulayıp “Ümmet olma sorumluluğu”na dikkat çekerken, Kürd halkının ulusal varlığına ve kimliğine yönelik inkarcı, asimilasyoncu tavırların İslam ve insanlık dışı bir yaklaşım ve tavır olduğunu belirtmek istedik...

“Biz de böyle düşünüyoruz zaten” diyen bazı kardeşlerimiz “ama” dedikten sonra hemen arkasından “bu Kürdler ne istiyorlar?” gibi sorularını sormaya başlıyorlar. Bunu samimi bir soru olarak aldığımızda verilmesi gereken cevabın “sen hayatta ne istiyorsan onlar da onu istiyorlar” demek olacaktır. Fakat bunun arkasından kuşku ve itham dolu sorular gelmeye başlıyor: “ama PKK gibi bir terör örgütü var, Kürdistan diyerek vatanımızı bölmek istiyorlar!”

Burada bir anımı aktarayım.

7.5 ay hapis yatmamıza yol açan “Direnirsek Kazanacağız” başlıklı yazımızla ilgili olarak 1993 yılında İstanbul DGM savcılığına ifade vermek üzere gittiğimizde, savcı yazımızın bazı paragraflarını okuyarak “biraz önce PKK’cılar vardı, nedir bu kürd kürd sözleri! Onlardan ne farkın var senin!” diyerek çıkışmıştı. DGM savcısının bu çıkışına “biz onlardan farklıyız; onlar var olan coğrafyada yeni bir ulusal sınır çizmek istiyor; biz ise var olan ulusal sınırların tamamının ortadan kalkmasını ve tüm dünya Müslümanlarının tek bir bayrak altında birleşmesini istiyoruz” diye karşılık vermiştim. Tabi bu cevap da söz konusu ettiği paragraflar gibi sayın savcının zoruna gitmişti...

“Bölücülük” ve “bölünme” kavramlarından ne kadar uzak olduğumuzu başka nasıl anlatabilirim...

Sorun şu:

Birlik ve bütünlükten, yani “ümmet olmak”tan ne anlıyoruz? Bunun Kur’an’da, Hz. Resulüllah ve İslam halifelerinin döneminde tanımı ne? Bunu belirleyelim önce: kıstasımız ve miyarımız bu olsun! Ama nedense, İslamcılarımızın büyük bir çoğunluğu olmak üzere bizler mensup olduğumuz kavmi eksene alarak, bir ümmet tanımı ve yapılanması oluşturuyoruz zihnimizde... Konuya “Kürdler” özelinde baktığımızda, bu olguyu alabildiğince silikleştiriyor flu bir toplum durumuna düşürüyoruz. Bu ümmet tanımı içinde “Türkler”e verdiğimiz renk tonu koyu bir şekilde göze batarken, kürdlere verdiğimiz renk tonunu görmekte zorlanıyoruz... Sonuçta “Ümmet, ümmet ama, Kürdsüz bir ümmet” gibi bir durum çıkıyor ortaya... Araplar ya da Farslar açısından da durum böyle...

Etnik olarak hiç birimizin hakkı bir diğerinden daha fazla, hiç birimizin onuru diğerininkinden daha değerli değildir; toplumumuz içinde bir Kıpti evladı olsa, o da aynı hakka ve onura sahiptir. Etnik kökene dayalı ayrıcalık ve önceleme, birini diğerinden evla ve değerli bilme, birini el üste tutup diğerini bir kenara itme, Paygamberimizin ayakları altına aldığı cahiliyye adetlerindendir. Peygamberimiz ayakları altına aldıysa biz de alıp çiğnemeliyiz...

Bunu sorgulamamız “hak ve adalet” gereğidir; bunu sorgularken yerleşik tabularla, yasal yaptırımlarla, baskı tehdit ve suçlamalarla karşılaşıyorsunuz. “Bölücülük” veya “kürtçülük” suçlamasıyla karşılaştığınız gibi, ya da sadece “kürd halkı” deyimini kullanmış olmaktan 1 yıl 7 ay hapis cezasına çarptırıldığınız gibi. Varsın olsun! "Hakk ve adalet"in hatırı her şeyin üstünde değil mi?

Yine bir anımızı anlatacak olursak:

Bir gün ticari bir taksiye bindiğimde, şöför radyodan çalmakta olan kürtçe müziği kapatmıştı. Şöföre niçin kapattığını sorup radyoyu açmasını ve benim de dinlemek istediğimi söyleyince bana dikkatlice baktı ve "kürde benzemiyorsun, belki rahatsız olursun diye sanmıştım" şeklinde karşılık verdi. Buna karşılık "ben de rahatsız olmadığımı, bilakis, herkes kendi ana dilince serbestçe ve rahatça kendini ifade edebilmeli, konuşabilmeli, müziğini dinleyebilmeli, diye radyoyu açmanı istedim" deyince "kürd değilsin ama böyle düşünüyorsun, öyle mi?" diye karşılık vermişti...

Bu belayı, bu mikrobu kim saldı bizim aramıza? Bu korku ve kaygıyı, bu kuşku ve ayrılığı kim saldı aramıza? Birlik ve bütünlük böyle mi sağlanacak, kardeşlik dediğin böyle mi olacak?

Halbuki; vatan, millet, birlik ve bütünlük konseptimiz içinde Kürd ulusal varlığına da aynı renk tonunu verdiğimizde sorun büyük ölçüde çözülmüş olacak! İşte ondan sonra kalkıp kürdlere “yahu siz bundan başka ne istiyorsunuz?” diye soralım, her kim ayrımcılık yapıyorsa onun karşısında tam bir kararlılıkla duralım, her türlü bölülücülüğün ve ayrılıkçılığın şiddetli hasmı olalım...

Uzun zamandır yaşanan takıntılarımızı, hatta bizden kaynaklanmadığı halde sonuçta bize de fatura edilen kamburları sırtımızdan atarak “kürd ulusal varlığı gerçeği” ile olduğu gibi yüzleşelim... Var mı birlik ve kardeşlikten ötesi ? Yürekler kaynaştıktan sonra kim bunu ayırabilir ki? Rabbimiz bizi bağlamışken hangi güç bu bağı çözebilir?

Evs ve Hazreç kabileleri önceden nasıldı, sonra nasıl oldu? “Hani siz birbirinize düşman kişileridiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti ve O'nun nimeti sayesinde kardeş kimseler olmuştunuz” (Al-i İmran 103) ayetindeki formülü, çözüm reçetesini kendi zeminimizde, kendi coğrafyamızda, ümmetimizi oluşturan topluluklar arasında uygulayalım... “Kendisi için istediğini kardeşi için de isteyen” bir ümmet olalım; ve kendimiz için istemediğimizi kardeşlerimiz için de istemeyelim...

Bingöl’deki konuşmasından dolayı, Erbakan Hoca’nın, başbakanlık yapmış bir zatın mahkeme salonlarında niçin yargılandığını biliyoruz; neydi suçu? Hangi suçu işlemişti?

“Ne mutlu Türküm diyene! Varlığım Türk varlığına armağan olsun!” diyerek başladık eğitim hayatımıza... Bu söylemi sorgulamaya kalktığınızda, hemen savcılar ve yargıçlar harekete geçiyorsa, yaşınıza, başınıza, başbakanlık yapmış olmanıza bakılmadan hakkınızda cezalar veriliyorsa, hala daha durup düşünmeyecek miyiz, bu yara nereden başladı, nereden çıktı diye?

Şimdilik burada ara verelim..

Tevhide haber


0 Yorum:

Yorum Gönder

Kaydol: Kayıt Yorumları [Atom]

Bu yayına verilen bağlantılar:

Bağlantı Oluştur

<< Ana Sayfa