15.11.2007

60-70 Yıl Önceki Türkiye

Milli Gazete

Mehmet Şevket Eygi
60-70 Yıl Önceki Türkiye
Mehmet Şevket Eygi
14.11.2007

ALTMIŞ, yetmiş yıl öncesi, bugünküne hiç benzemeyen bambaşka bir Türkiye vardı. O günün Türkiye’sinden bazı bilgileri rastgele yazıyorum.

Nüfus, 20 milyonun altında, halkın yüzde 80’i köylü. En fazla içilen sigara Köylü sigarası... Zamanımızda köylüler filtreli Marlboro sigarası tüttürüyor.

Fakirlik diz boyu yahut gırtlağa kadar. İkinci Dünya Savaşı yıllarında (1939-45) çok fakir ve sefil vatandaşların yerlerden sigara izmariti topladıklarını görmüşümdür.

İstanbul’da ekmek vesikayla. Lokantada yemek yiyebilmek için ekmek vesikası vermen gerekiyor. Galatasaray’ın ilk kısmında okurken, hafta tatilinde evlerine gidecek çocuklara, tatil günleri için ekmek karneleri verilirdi.

O zaman iklimler bugünkü gibi değildi. Kışın hayli kar yağardı ve İstanbul caddelerinin iki tarafında kar yığınları bulunurdu. Ahşap evlerin çatılarından donmuş yağmur suları sarkaçlar oluştururdu.

Sokaklarda başları şapkalı, fakir Yahudi eskiciler dolaşırdı. Kendi aksanlarıyla “Eskiler alayim...” diye bağırırlardı. Beygirlerin iki tarafındaki küfelerde bulunan sebzeleri satan zerzevatçılar vardı. “Patlıcan, kabak, pırasa, domates!..” Bunları notalı bir şekilde bağırırlardı. Silivri yoğurtçuları çıngıraklarla satış yaparlardı.

Beyoğlu’ndan hafta sonunda, Cağaloğlu’nda oturan Hamdune Teyzeme gelirken, İran sefarethanesinin altındaki sokaktaki şıracıdan bir bardak şıra içmeden geçmezdim. Bardağı 5 kuruş muydu, 10 kuruş muydu, unuttum.

Tramvaylar öğrencilere üç kuruştu. Şirket-i Hayriye vapurları altı kuruş... Günlük gazetelerin fiyatı beş veya on kuruş...

Sirkeci’deki meşhur işkembecide on-onbeş kuruşa bir tas çorba içebilirdiniz.

İstanbul kışın kok kömürüyle ısınırdı. Aile başına fakirlere 500 kilo, tuzu kurulara 1 ton kömür verilirdi.

Bugünkü gibi karayolları şebekesi yok. Rize’den İstanbul’a otobüsle gelemezsiniz. Bacalarından buram buram simsiyah dumanlar püskürten buharlı yolcu vapurlarına binilirdi. Trenler kömürlü lokomotiflerle çekilir, ağır aksak yol alırdı. Sadece, Milli Şef İsmet Paşa’nın kendisine mahsus bir “Beyaz Treni” vardı. Lüks mü lüks, konforlu mu konforlu... 1938’de büyük Erzincan zelzelesi olduğunda oraya Beyaz Trenle gitmiş, sabaha kadar poker oynamış.

30’lu, 40’lı yıllarda tarihî camilerin onda sekizi kapalıydı yahut satılmış veya kiraya verilmişti. Yeni cami yapımına izin verilmezdi. Hacca gitmek yasaktı, Ezan-ı Muhammedi okumak yasak. 30’lu yıllarda Bursa’da Müslümanın biri Ulu Camii’nin minaresine çıkmış, Arapça ezan okumuş. Ertesi gün leş kargası dinsiz gazeteler “İrtica Hortladı!” diye manşetler attılar, yer yerinden oynadı. Ezan okuyan Müslümanın anasını ağlattılar.

O tarihlerde Türkiye’de hiçbir erkek vatandaş baş açık gezmezdi. Şehirliler fötr veya melon şapka, kırsal kesim kasket... Kasketliler camide namaz kılarken, serpuşlarını ters çevirirlerdi. Okul öğrencileri de kasket giyerdi. O zamanlar camilerde hiçbir Müslüman baş açık namaz kılmazdı.

İstanbul’un Valisi ve Belediye Reisi aynı şahıs olurdu, devlet tarafından tayin edilirdi.

Bütün Türkiye’deki lise sayısı 40’ı geçmiyordu.

Cebinde yabancı para bulundurmak suçtu, bulunduranlar tutuklanıyordu.

İstanbul’un meşhur suları vardı, mesela bakkallarda beş litrelik şişeler içinde Sarıyer Çırçır suyu satılırdı. Şişelerin ağızları kurşun mühürle kapalıydı. Karakulak suyu, Taşdelen, Büyük Çamlıca, Küçük Çamlıca, Tomruk, daha onlarca, yüzlerce; her biri diğerinden leziz sular. Bu sular da bitti, su kültürü de bitti.

40’lı yıllarda babam İstanbul’a geldiğinde beni Sirkeci’deki Konya Lezzet Lokantası’na götürürdü. İki katlı ahşap bir bina. En az altı çeşit çorba olduğunu hatırlıyorum. O zamanın yemeklerinin lezzeti de değişikti. Türkler ve Müslümanlar sığır eti yemezlerdi, koyun eti tüketirlerdi. Koyunun türleri vardı: Kıvırcık, dağlıç, karaman...

İstanbul’da en büyük eğlence sinemaya gitmekti. Taksim’deki sinemada Arap filmleri oynatılırdı, muhafazakâr kadınlar onlara giderler, faciaları seyrederken çok ağlarlardı. Bunlar şarkılı filmlerdi, Türkçe şarkıları Saadettin Kaynak okurdu.

O tarihlerde yazın yaz sebzeleri, kışın kış sebzeleri yenilirdi. Kış aylarında manavlarda domates bulunmazdı. Bugünkü marketler olmadığı için alışverişler bakkallardan yapılırdı. Beyoğlu Balık Pazarı’nda çok kaliteli gıda maddeleri satan iki Rum bakkal vardı: Ermiş ve Nea Agora...

O tarihlerde insanlar veremden, sıtmadan, bir bölge halkı da frengiden ölürdü.

Camilerde ve minarelerde hoparlör yoktu.

Din hocası yetiştiren bütün okullar, kurslar, fakülteler kapalı olduğu için gizli şekilde ve bin bir çile çekilerek hoca yetiştirilirdi. Doğu ve Güneydoğu bölgesinde yüzlerce (bazıları binlerce olduğunu iddia ediyor) özel medrese vardı. Of’ta ve Hendek’te de çok hoca hafız yetişmişti. O karanlık devirlerde din hizmetlerini sahipsiz bırakmayan hocalara minnet borçluyuz.

Basın hürriyeti yoktu. İkinci Dünya Savaşı yıllarında, İsmet Paşa’nın hanımı Beyaz Trenle Ankara’dan İstanbul’a gelmiş, gazeteler bunun haberini birinci sayfadan vermişler. Sadece Tasvir gazetesi üçüncü sayfada yazmış, sıkıyönetim tarafından bu yüzden kapatılmış.

Türkiye’de tek parti rejimi vardı. Seçim zamanı Ankara’da listeler hazırlanır, bastırılır, ülkeye dağıtılırdı. Seçimler açık oy verme ve gizli tasnif (oyları sayma) usulüyle yapılırdı. Neticede CHP yüzde 99,999 seçimleri kazanırdı. Egemenlik ulusun değil mi?..

Hakkâri’ye yol yokmuş, yeni tayin edilen Vali Bey günlerce süren bir katır yolculuğundan sonra makamına oturabilirmiş.

Daha yazacak çok şey var...

0 Yorum:

Yorum Gönder

Kaydol: Kayıt Yorumları [Atom]

Bu yayına verilen bağlantılar:

Bağlantı Oluştur

<< Ana Sayfa